14 Mart Tıp Bayramı, Türk tıp tarihinin yalnızca bir kutlama günü değil; aynı zamanda bir duruşun, bir meslek onurunun ve bilimsel sorumluluğun simgesi olarak kabul ediliyor.
1919 yılında işgal altındaki İstanbul’da tıbbiyeli öğrencilerin yaktığı bağımsızlık meşalesi, bugün modern tıp dünyasında hekimliğin etik değerlerini ve toplumsal sorumluluğunu hatırlatan güçlü bir sembol olmaya devam ediyor.
Tıp Bayramı vesilesiyle www.winally.com'un gerçekleştirdiği özel röportajda, tıp dünyasında akademik çalışmaları, cerrahi deneyimi ve entelektüel bakış açısıyla tanınan Pamukkale Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Bülent Topuz, Türk hekimliğinin geçmişten günümüze taşıdığı değerleri ve geleceğe dair önemli perspektifleri değerlendirdi.
Röportajda; tıbbiyelilik ruhu, hekimlik mesleğinin etik pusulası, tıp eğitiminin yapısal sorunları ve sağlık sisteminin geleceği gibi pek çok konu ele alınıyor. Prof. Dr. Topuz’un dikkat çekici değerlendirmeleri, hekimlik mesleğinin yalnızca teknik bir bilgi alanı değil, aynı zamanda güçlü bir toplumsal sorumluluk ve düşünsel bir birikim gerektirdiğini bir kez daha ortaya koyuyor.
İşte Türk hekimliğinin geçmişten bugüne uzanan mirasını ve modern tıp dünyasının geleceğini değerlendiren Prof. Dr. Bülent Topuz ile gerçekleştirilen özel röportaj…
W- 14 Mart, 1919’da işgal İstanbul’unda tıbbiyelilerin yaktığı bir direniş meşalesidir. Bugünün modern tıp dünyasında o “Tıbbiyelilik” ruhu sizce nerede duruyor? Tıbbiyelilik bilinci ve hekimlik mesleğinin öz değerleri açısından bu günün sembolik önemini nasıl okumalıyız?
Prof. Dr. Bülent Topuz– Bugün hekimliğin en üst temsil örgütü olan TTB, “Savaş bir halk sağlığı sorunudur” deyimiyle özdeşleşmiştir. Bu deyime kimin neden itirazı olsun. Ama değil mi ki bu söylem ülkenin üniter yapısını tehdit eden terör örgütüne karşı devletin yaptığı operasyonlara karşılık olarak söyleniyor, işte tam bu noktada hekimlerin bir kısmı tarihi özgeçmişlerinden kopuyor ve ne mesleklerine ne de ülkeye faydası olmayan bir ayrışmanın içine düşüyorlar.
Şöyle ki; Osmanlı devletinin, birinci dünya savaşında yenik düşmesinin ardından işgal edilen Anadolu’nun insanı, Misakı Milli sınırlarını kurtarma mücadelesi yapmakla, savaştan yeni çıkmış ve tükenmiş bir toplum olarak, Amerikan Mandacılığı arasında bir karar durumunda kaldığı ortamda yapılan Sivas kongresinde, bir tıbbıyeli olan Hikmet, Atatürk’e hitaben;“Biz buraya düşmanla savaşmaya geldik, siz mandayı kabul ederseniz biz sizi tanımayız” diyerek, iradelerinin savaşmaktan yana olduğunu ortaya koymuştur. Yani savaş bir halk sağlığı sorunudur, savaşmayalım, insanlar ölmesin dememiştir. İşte ben kendimi Tıbbıyeli Hikmet’in peşinden giden ve onların ideallerini yaşatmaya çalışan hekim camiasının bir parçası olarak görürüm. Bir vatanınız yoksa, savaş karşıtı olacak bir Tabip odanız bile olamaz. Ben Her 14 Mart Tıp Bayramında bu tarihi özgeçmişi hatırlayarak ve hatırlatarak kutlama yaparım….
Son tahlilde şunu belirtmek gerekir ki, hekim sadece hastasını ve hastalığı düşünür. Önüne gelen hastanın kimliğiyle, ideolojik tarafıyla ilgilenmez, sağlık hizmeti bakımından elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışır. Mesleğin bir gereği olan mesleki yaklaşımla, siyasetin gereği olan siyasi yaklaşım birbirine karıştırılmamalıdır. Hekimler hekim kimliğinden ve hekim örgütünden bağımsız olarak her türlü ideolojinin tarafı ve taraftarı tabii ki olabilirler.
W- Sizin çok meşhur bir tespitiniz var: “Bizde bilim problem çözmek için değil, akademik yükselmenin gereği olarak yapılıyor.” Bu tespitten yola çıkarak; Türkiye’de tıp eğitimi ve araştırma kültürünün “unvan odaklı” olmaktan çıkıp “sorun çözen” bir yapıya kavuşması için hangi yapısal değişiklikler hayati önem taşıyor?
B.T.- Bu konuda düzenleyici kurumlara büyük görev düşmekte. Bunu bir örnekle somutlaştırmaya çalışayım. Ben YÖK yerinde olsam, iki konuda yapılan çalışmalara, yerli yabancı dergilerde yayınlanmasına bakmaksızın, akademik yükselme bakımından teşvik verirdim. Birincisi etyolojik çalışmalar. Bu sayede Türkiye’de hastalıklarının sebepleri, sıklığı, seyirleri bakımından ortaya çıkacak verilerle sağlık politikaları ve yatırımları verimli bir şekilde yönlendirilebilir. İkincisi, tanı ve tedavi süreçlerinde maliyet analizi yapan çalışmalara prim verirdim. Böylece tedavi maliyetleri bakımından daha az ilaç, daha az sarf, daha dayanıklı malzeme ve daha az yatış süreleri gibi maliyet düşürücü ve verimliliği artırıcı bir hizmet süreci oluşur.
W- Sizce “İyi Hekimlik” hangi sarsılmaz değerler üzerine kurulmalı? Teknik becerinin ötesinde, bir hekimi “iyi” kılan o vicdani ve entelektüel pusula ne olmalıdır?
B.T.- İyi hekim olmanın gerek ve yeter şartı sağlıklı iletişimdir. Biz Türk hekimleri çok iyi yetişiyoruz, çok iyi muayene, tetkik ve değerlendirme yaparak doğru tanılarla doğru reçeteler veriyoruz. Tüm bu sürecin sonunda 5 dakika ayırıp hastaya hastalığı ve tedaviye dayalı sonraki süreçleri anlatmadığımız, anlatamadığımız için tüm bu emek çöp oluyor. Çünkü hasta muayene odasının kapısının önüne çıktığında kafasında şöyle bir soru oluyor: “Benim neyim var?”. Kafasında bu soru olan hasta hemen başka bir hekim arayışına giriyor. Bu da birbirini tekrarlayan muayeneler şeklinde sürüp gidiyor.
Avrupa ortalamasının altında bir hekim sayısıyla, Avrupa ortalamasının bir buçuk katı sayıda hastaya bakılması öğünülecek bir durum olmaktan ziyade, yanlış bir sistemin içinde olduğumuzun somut kanıtıdır. Hekime, hastanın hastalığını ve ötesini anlatmak için ilave 5 dakika verilmelidir. Bunun bir gereği olarak randevu sistemi 15 dakikada bir yeni hasta randevusu vermeli, kontrol hastalarının ise ilk muayeneyi takiben 10-15 gün içinde ilgili hekime randevu limiti dışında ulaşabildiği bir sistem kurulmalıdır. Hasta hekim iletişimini kolaylaştıran bir ortam kurulamazsa, tükenmişlik içinde bulunan hekimin vicdanı ne kadar hassas olursa olsun mevcut yükü taşımaya yeterli gelmez. İletişim kavramını iki taraflı eğitimle desteklemeliyiz. Hekimler hizmet içi iletişim eğitimine alınmalı, hastalar ise ilköğretimden başlayarak tüm eğitim hayatları boyunca sağlık okuryazarlığı ve hastane kuralları konusunda eğitilmelidir.
W- Geçmiş dönem KBB Derneği önceki Başkanı olarak sormak isterim; uzmanlık derneklerinin 14 Mart gibi sembolik günlerde sadece “kutlama” mesajı yayınlamanın ötesinde, mesleki haklar ve toplum sağlığı bilinci açısından üstlenmesi gereken stratejik rol nedir?
B.T.- 14 Mart Tıp Bayramı adına uygun yani bayram gibi kutlanmalıdır diye düşünürüm. Gönül istiyor ki, böylesi bir bayram sağlık sisteminin sorunları içinde boğulmasın. Tıp bayramları için yapılan törenlerde konuşmacıların buruk bir bayram kutlaması eşliğinde sağlık sistemine dair sorunlara değinme ihtiyacı hissetmeleri, bize artık taşınamaz bir yükün varlığını söylemektedir.
Ulusal KBB BBC Derneği başkanlığım süresince yaşayarak edindiğim tecrübeye göre sağlık sistemindeki aksamalara dair tespit, söylem, yazışma ve eylem niteliğindeki çalışmaların yıl boyunca sürdürülmesi gerekir. Her bir tekil sorun, genel sorunların bir örneği niteliğinde olduğundan, etraflıca değerlendirilerek sonucuna yoğunlaşmak yerine sebeplere yoğunlaşmak gerekir. Örneğin randevu sorununu 10 dk aralarla verdiğiniz randevuyu 7 dakikada bir vererek çözmeye çalışmak sonuçla ilgilenmektir. Halbuki bizim insanımız daha genç bir nüfusa sahip olduğu halde, neden Avrupa insanının bir buçuk katı sayıda doktora gidiyor sorusu üzerinden düşünmemiz ve araştırmamız gerekir.
W- Sizi tanıyanlar sadece bir cerrah değil; yazar, yapımcı, akademisyen ve girişimci kimliklerinizle aslında çok büyük bir “entelektüel servete” sahip olduğunuzu biliyor. Sizin deyiminizle bu “zenginlik” nasıl inşa edildi? Bir hekimin hastane duvarlarının dışına taşması neden bu kadar kritik?
B.T.- Tıp fakültesini tercih eden öğrencilerin toplumun en zekilerinden oluştuğunu biliyoruz. Bugün itibariyle öyle olmasa da, hekimlik düne kadar maddi ve manevi tatmine erken yaşlarda ulaşılmasını sağlayan bir meslekti. Yani Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisinin ilk dört basamağını hızla tırmanan bir hekim kolayca “kendini gerçekleştirme” safhasına gelebilir. Bu safhadan sonrasını insanın yaratılış karakteri belirler. Mesleği, maddi manevi getirilerine bağımlı olarak bir yaşam biçimi haline dönüştürmekle, olanla yetinip biraz kendine vakit ayırmak arasında bir karar verilir.
Ben ikinci yolu yani kendine vakit ayırmayı seçtim. Benim yaşadıklarımı yazarak kayda geçirmem, TV programı yapmam, STK’larda aktif görev almam, çeşitli girişimlerde bulunmam kendime ayırdığım vaktin neticeleridir. Tabii ki bu gayretlerin toplumsal faydaya dönüşme ihtimali benim için bir mutluluk kaynağı oluyor. Yapılan çalışmalar göstermiş ki, bir insanı en fazla mutlu eden durum, başkalarının mutluluğuna vesile olma haliymiş. İnsanın imkanlarının, aklının ve zamanının bir kısmını başkalarıyla paylaşması mutluluğu artıran bir süreç oluyor.
W- Meslek hayatınızda geriye dönüp baktığınızda; sizi en çok gururlandıran, “İyi ki bunu yaptım” dediğiniz o an veya proje hangisiydi? Tıp tarihine ve geleceğin hekimlerine nasıl bir miras bırakmak istersiniz?
B.T.- İhtisas aldığım İstanbul Tıp Fakültesinde akademisyen olarak çalışmayı çok istemiştim. Böylesi bir imkan olmadığı için memleketimde kurulan Pamukkale Tıp Fakültesine kurucu anabilimdalı başkanı olarak atandım. Daha bir yıl geçmeden, İstanbul Tıp Fakültesine geri çağrıldım. Hiç tereddüt etmeden kabul etmedim. Mesleğime, birikimime, kabiliyetime İstanbul’dan ziyade Denizli’de ihtiyaç olduğunu düşündüm ve bu kararımdan bir gün olsun pişman olmadım. Bugün PAÜ KBB Hastalıkları Anabilimdalı sadece Denizli’ye değil, çevre illere de üstün seviyede sağlık hizmeti veren bir kurumdur.
Ulusal KBB BBC dernek başkanlığını da severek yaptım. Bu görevin benim için en haz verici tarafı, camianın her bir hekiminin istediği zaman ulaşabildiği, dinlendiği ve gereğinin yapılmaya çalışıldığı bir profil ortaya koymam oldu.
Genel olarak hekimlik, özel olarak akademisyenlik bizim mesleğimiz. Bir eğitim kliniğinde asistanlara iyi hekimlik uygulamaları bakımından rol model olma ve bir akademisyen olarak eğitimin gereklerini eksiksiz yerine getirmenin yanı sıra, sosyal hayatın içinde bulunmanın esenlendirici etkisini bir rol model olarak göstermeyi de önemli buluyorum.
Gençlere mesajım aman deontolojik kuralları ihmal etmeyin, meslektaşlarınızı kardeşiniz bilin, nasıl yaşarsanız öyle yaşatılırsınız olsun….
W- Hekimliği sadece bir meslek olarak değil, bir “vatanseverlik ve iletişim sanatı” olarak tanımlayan Prof. Dr. Bülent Topuz hocaya, vaktini ve bu kıymetli düşüncelerini bizlerle paylaştığı için sonsuz teşekkürlerimizi sunuyoruz. 14 Mart’ın gerçek ruhunun; akademik unvanların ötesinde, toplumsal sorunlara reçete yazabilen “Tıbbiyelilik” bilincinde saklı olduğunu bir kez daha anlıyoruz.
Tüm sağlık çalışanlarımızın Tıp Bayramı kutlu olsun.