1991 yılında İstanbul Tıp Fakültesinden ihtisasımı aldım ve hocalarıma veda etmek üzere tek tek kapılarını çaldım. Rahmetli Behbut hoca bundan sonra ne yapacağımı sorunca, Denizli’ye gitmeyi planladığımı, Denizli’nin endemik guatr bölgesi olduğunu, tiroid hastalıkları üzerine çalışmayı düşündüğümü söyledim. Hoca hafiften gürledi;
“Ne tiroidi sen önce kendi işini doğru dürüst yap” dedi.
Bir yılı aşkın askerlik hizmet sonrası, eş durumundan mecburi hizmeti İstanbul’da yapınca camianın toplantıları vasıtasıyla kaldığımız yerden devam eder olduk. Bir gün ihtisas aldığım Çapa grubu, sanırım “Cerrahpaşa Akademi Günleri” Toplantısında Olsa Gerek; ‘Tiroid kitlelerinde İnce İğne Aspirasyon Biyopsisi Sonuçlarımız” başlıklı bir bildiri sunmasın mı? O zamanlar serde gençlik var, ne dediğimin, nasıl dediğimden önemli olduğu yıllar. Şimdi olsa “Tiroid hastalıklarına KBB yaklaşımı konusunda yol açan Behbut Hocama çok teşekkür ederiz.” derdim ama o gün söz aldım ve;
“Cerrahisini yapmadığınız bir hastalığın biyopsisini yapmaktan ne bekliyorsunuz”, diyerek rahmetli Behbut hoca ile olan geçmişime de hafiften bir atıfta bulunuverdim.
Günter Hafız, cerrahisine de başladık gibi açıklamalar yapadursun orada bir Övünç hoca varmış;
Behbut hoca bilimsel çalışan, ne yaptığını ve dediğini bilen, saygıdeğer bir hocamızdır. Kendisinden bu şekilde bahsedilmesini doğru bulmuyorum minvalinde bişeyler söyledi. Rahmetli Nermin hoca da Bülent yaptı yine yapacağını gibilerden bişeyler mırıldanınca beni tek anlayan kişi olarak Günter’in söyledikleri, bu sözlerin arasında kaybolup gitti.
Dediğim gibi ben Denizli’ye geldim. Sırada doçentlik var. Sınav öncesi camiada bir ismin olacak ki, seni hocalar arasına kabul edecekler. Yani demem o ki, bizim zamanımızda doçentlik sınavları şimdiki gibi dosyalar üzerinden değil, jüri üyeleri önünde sınandığın bir ritüel sonrası aralarına kabul töreni gibiydi.
Lafı uzatmayalım, biz ekip halinde bu defa, İzmir’deki eğitim hastaneleri arasında sırayla yapılan aylık toplantılara gider olduk. Böylece başta Orhan Cura hoca olmak üzere, Övünç Günhan, Atilla Yavuzer, Kerim Ceryan hocalarla daha yakından tanıştık.
Ben doçent olduktan sonra kliniğimizden bir arkadaşımızın yaptığı müracaatın jüri ekibine Övünç hocası da çıktı. Toplantılardan birinde Övünç hoca beni kenara çekti ve ne diyorsun dedi. Aman hocam dedim, “ben bir yıllık doçentim, sizin yanınızda ihtisas almış bir uzman, benim değil sizin sözünüz geçerlidir.”
Olmaz öyle şey dedi. “ Sen o kliniğin başısın, bu benim için çok önemli. Orada işiniz kolay değil, bir düzen kuruyorsunuz, bu işler çok önemlidir. Sen ne dersen o olacak, olsun diyeceksin olacak, olmasın diyeceksin bekleyecek.”
Olsun hocam dedim, “olsun ama benim tavrımı da bilsin.” deyince, ne demek dedi, ben seni uçururum. Anladım ki Övünç hocanın makama, göreve, kıdeme saygısı kişilere, zamana ve mekana göre değişken değildir, nettir.
Oğlu Kıvanç akademik yaşamı tercih etti. Benim çocuklarımın da keşke böylesi bir tercihleri olsaydı. Yaşayarak gördüm ki, akademinin içinden olanların nesli akademiyi tercih ederse, sıfırdan başlamak yerine kendilerinden öncekilerin üstüne koyuyorlar. Bu da toplumsal gelişmenin lokomotifi niteliğinde oluyor. Övünç hoca benden alerji konusundaki çalışmalarımın tüm dokümanlarını istedi. Nitekim Kıvanç da kısa zamanda camianın alerji çalışanları grubunun önemli bir üyesi oldu.
Övünç hocayı en son 2025 yılında yapılan Ege KBB toplantısında gördüm. Düzenleme komitesi emekli hocaları birer oturum başkanı yaparak ne büyük vefa göstermişti. Sema Başak hocanın nezdinde hepsine teşekkürler. Övünç hocayı iyi görmüştük. Hem bedenen hem aklen son görüştüğümüz yerde duruyor olmasının sevincini paylaşmıştık kendisiyle.
Övünç hocanın nesli, her biri bir ekoldü. Onlardan sonra gelen nesil kurumsallık kavramına önem verdi, bunun için çalıştı. Sonra ne oldu derseniz, şimdi olan oldu. Ne demek istediğim bu yazının sınırlarını aşar…
Bu dünyadan bir insan, bir hoca, bir baba, bir abi ve bir duayen, arkasında bir çok hoş sefa bırakarak geldi geçti. Mekanı cennet olsun.